Mıknatıslar bin yıllardır tedavi amacıyla kullanılmaktadır. Magnet (mıknatıs) terimi adını Manisa'dan (Magnesia) alır. Antik bir Grek medeniyeti olan Magnetler, metalleri kendine çeken değişik bir "taş" keşfettiklerinde buna yaşadıkları toprakların adını vermişlerdir.
Benzer dönemlerde Çin medeniyetinde de mıknatıstan bahsedilmiş ve tıbbi kullanımıyla ilgili kayıtlara rastlanmıştır. İnsanlar hayatları boyunca dünyanın geomanyetik alanının etkisinde yaşarlar. Vücudumuzda da istisnasız her hücre birer küçük pil gibi çalışır ve herbirinin elektriksel ve elektromanyetik bir varlığı sözkonusudur.
Bu manyetik varlık hücresel fonksiyonlarınregülasyonunda önemli bir yer tutar. Tüm vücut düşünüldüğünde ise hassas manyetometreler tarafından ayrıntılı olarak ölçülebilen bir elektromanyetik değer ortaya çıkar. Görülmüştür ki hastalıklar sırasında bu manyetik alan değerinde ciddi değişmeler olmaktadır.
Dr. Nakagawa, Japanese Medical Journal'da yayınlanan "Manyetik Alan Eksiklik Sendromu ve Manyetik Tedavi" adlı makalesinde dünyanın manyetik alanının insan sağlığı açısından önemini vurgulamış ve modern hayatta kullanılan betonarme binaların ve otomobillerin insanoğlunu bu manyetik alandan yoksun bıraktığını belirtmiştir.
Manyetik alan kaybı insan organizmasında strese bağlı sorunları artırır. Başağrısı, Kronik Yorgunluk Sendromu (CFS), eklem kireçlenmeleri, allerjiler, kas ağrıları ve kramplar da manyetik alan eksikliğine bağlı sorunlar gibi gözükmektedir. Amerika ve Rusya'nın yaptığı araştırmalar göstermiştir ki; astronotlarda ortaya çıkan osteoporoz (kemik erimesi), uzay boşluğunda vücudun manyetik alandan mahrum kalmasına bağlıdır.
Bugün manyetik alan tedavileri tıbbın ayrılmaz bir parçası olmuştur. Avrupalı ortopedi uzmanları standart tedavilerle kaynamayan kırık uçlarına manyetik alan uygulayarak iyi sonuçlar elde etmektedirler. Bu tedavi yönteminin astım, hipertansiyon, romatizmal hastalıklar, kemik erimesi, varis ülserleri, uykusuzluk ve anksiyetede tedavi edici etkinliği ispatlanmıştır.
AĞRI KESİCİ BAĞIMLISI MISINIZ
Denizli Devlet Hastanesi Nöroloji Uzmanı Doç. Dr. Osman Bölükbaşı, "Tüm ilaçların birer zehir olduğu, onları zehirden ayıranın miktar olduğu unutulmamalı" dedi. Osman Bölükbaşı, AA muhabirine yaptığı açıklamada, Türkiye’de son 20 yılda ağrı kesici kullanımının arttığını, bunun reçetesiz ilaç satışının yaygın olmasından kaynaklandığını söyledi. Yüksek dozda alınan ilaçların hayati tehlikeye bile yol açtığına dikkati çeken Bölükbaşı, şöyle konuştu:
"Aslında tüm ilaçların birer zehir olduğu, onları zehirden ayıranın miktar olduğu unutulmamalıdır. Günlük hayatta sürekli baş ağrısı çeken ve dikkat gerektiren bir işte çalışan kişi bu gerçeği kolaylıkla unutabilir. İşini yapabilmek için ilacını alır ve belki de üzerine bir kahve ya da çay içer. Kendisini günün belli bir saatinde iyi hisseder. Ağrısı azalmıştır, kahvedeki kafein ağrının azalmasında etkili olmuş, ayrıca kişinin dikkatini de artırmıştır. Ancak ağrı pusudadır ve ilacın etkisi geçince yeniden kendini gösterecektir. Kişi yine ilaç alma ve böylelikle kendini iyi hissetme yoluna girerse artık ağrı kesici bağımlılığı için muhtemel bir adaydır."
Kronik ağrı yakınması olan kişilerin uygun tedaviye başlamadıklarında sürekli ağrı kesici kullanma yoluna gidebileceklerini anlatan Bölükbaşı, şunları kaydetti:
"İki yıldan fazla süreyle ayda ortalama 20 ve üzerinde ağrı kesici hap tüketen bir kişinin, ağrı kesici bağımlısı haline geldiğini söyleyebiliriz. Ağrı kesici kullanımında en büyük zararı mide, 12 parmak bağırsağı ve böbrekler çeker. Mide ve böbrek dokuları hasarı sonunda ölümcül kanama ya da böbrek yetmezliklerine kadar gidebilir.Ayrıca daha da sinsi bir tehlike, kişinin farkında olmadan bir ağrı kesici bağımlısı olmasıdır. Uzun süre uygun tedavi yapılmayan migren ya da gerilim tipi baş ağrılarında, kişi kolaylıkla ağrı kesici müptelasına dönüşebilir. Bunda bazen doktorların da kusuru vardır."
Bölükbaşı, teşhis konulmadan ağrı kesici reçetesi yazılmasının kişinin uyku düzeni ve cinsel yaşamını da etkileyebileceğini sözlerine ekledi.
DR. TURGAY ÇINAR: "DOKTOR SÜLÜKLER"
İndigo Dergisi'nden Gülşen Kaş'ın Dr. Turgay Çınar ile yaptığı röportaj "Sülükle Tedavi" hakkında oldukça farklı ve yararlı bilgilerle dolu.
Doktor Sülükler Hayat Veriyor
Sülükle tedavi anlamına gelen Hirudoterapi, antik çağlardan beri hekimler tarafından tedavi aracı olarak kullanılmıştır. Gözleri ve işitme organları olmayan sülükler, 104 farklı bio aktif madde sayesinde, vücuttaki pis kanı emerek toksinlerin atılmasını sağlıyor.
Her derde deva sülükler, başta Amerika, Almanya ve Rusya olmak üzere, yaygın olarak kullanılıyor. Son yıllarda Türkiye’de de kullanılmaya başlanan sülükle tedavi yöntemi, dolaşım bozukluklarında, sedef ve egzama gibi cilt hastalıklarında, romatizmal hastalıklarda, hemoroidde, göz tansiyonunda (glokom) ve buna bağlı görme kayıplarında, migrende ve Kanser de dahil olmak üzere pek çok rahatsızlıkta başarı ile kullanılıyor.
Bugün sülük tedavisi . Almanya'da 300'ü aşkın Hirudoterapi Kliniği var. Sadece Avrupa, yılda 100 milyon sülük kullanıyor. Amerika'da sülük tedavisi uygulayan hekimlerin kurduğu derneğin 1000'den fazla üyesi var ve 2004'te Amerikan İlaç ve Gıda Dairesi (FDA) sülük tedavisini akredite etmiş ve Avrupa'daki gibi eczanelerde satılmasına izin vermiştir. Dr.Turgay Çınar, biyolojik etkileri açısından "benzeri olmayan" bir tedavi yöntemi olarak nitelendirilen Hirudoterapi'yi İndigo Dergisi'ne anlattı.
Gülşen: Hirudoterapi'den bahseder misiniz?
Dr. Çınar: Latince’de “Sülükle Tedavi” anlamına gelen Hirudoterapi, MÖ 15. yüzyılda Babil yazılı kayıtlarına kadar uzanan kadim bir tedavi yöntemidir. Yine antik dönem Mısır ve Hint tıbbı kayıtlarında da bu tedaviyi görmekteyiz. Ünlü hekimlerden Nikandros, Galen, Pliniy ve İbn-i Sina da sülüğü bir tedavi aracı olarak kullanmışlar ve öğrencilerine bu konuda eğitim vermişlerdir. Zamanla Avrupa’da da yaygınlaşmış olan Hirudoterapi, bir dönem kilisenin “kan aldırmayı günah saymasıyla” yasaklanmış ancak Rönesans’la birlikte tekrar yükselişe geçmiştir. Şu anda başta Almanya, Fransa, İngiltere olmak üzere tüm Avrupa’da, Amerika ve Rusya’da hekimler tarafından kullanılmaktadır. Amerika Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), 2004 yılında sülüğün bilimsel bir tedavi yöntemi olduğunu onaylamış ve diğer ülkelerde olduğu gibi eczanelerde satılmasına izin vermiştir.
Gülşen: Tedavi de kullanılacak sülüklerin hangi özelliklere sahip olması gerekir?
Dr. Çınar: Dünyada 400’ün üzerinde sülük çeşidi bulunmakta olup başlıca iki tanesi tıbbi amaçla kullanılmaktadır. Sülüğün tıbbi olup-olmaması, ürettiği salgının bileşimine bağlıdır. Ülkemizde yaygın şekilde bulunan Tıbbi Sülük (Hirudo Medicinalis) bu amaçla kullanılan iki tipten biridir. Biyolojik tıp dışında, kullanılan sülüğün fabrika atıklarına ya da kirli sulara maruz kalmamış olması ya da kültür sülüğü kullanılması gerekir ki ağır metal ve enfeksiyon bulaşına neden olmasın.
Gülşen: Peki gözleri ve işitme organları olmayan bu canlılar tedaviyi nasıl gerçekleştirmektedirler?
Dr. Çınar: Sülükler sanıldığı gibi kirli kanı emerek tedavi yapmazlar. Tedavi edici özellik kanın alınmasında değil kan emilirken vücuda verilen salgıda gizlidir. Bu salgı, 100’ün üzerinde biyoaktif madde barındırır ve bu maddeler kanın pıhtılaşmasını engelleyici (antiagregan), oluşmuş pıhtıyı eritici (fibrinolitik), ağrı kesici (analjezik-antiromatizmal), mikrop öldürücü (antibakteriyel), tansiyon dengeleyici (antihipertansif), kas gevşetici (myorelaksan), bağışıklık sistemini düzenleyici (immun modulatör) ve stres giderici (anksiyolitik) etkilere sahiptir. Ayrıca “nörotrofik” etkiyle sinir hücreleri ve liflerinin tamir edilmesini hızlandırır.
Gülşen: Hirudoterapi hangi hastalıklar için kullanılıyor?
Dr. Çınar: Sülük Tedavisi, atardamar ve toplardamar tıkanıklıkları başta olmak üzere birçok dolaşım sistemi hastalığında, iltihaplı ve iltihapsız eklem romatizmalarında, yumuşak doku romatizmalarında, sedef ve egzama gibi cilt hastalıklarında, hemoroidde, göz tansiyonu (glokom) ve buna bağlı görme kayıplarında, migrende, Meniere Hastalığında ve bazı işitme kayıplarında başarıyla kullanılmaktadır. Ayrıca Ortopedi ve Rekonstrüktif Cerrahi kapsamında, gangren gelişmekte olan kopuk organ tamirlerinde de tüm dünyada yaygın biçimde kullanılmaktadır. Son olarak sülüğün güçlü antioksidan etkisi nedeniyle Koruyucu (Preventif) Tıpta da kullanımından bahsetmek gerekir ki; yılda bir defa belirli noktalardan yapılan Sülük Tedavisi, o yıl içinde enfeksiyonlar başta olmak üzere birçok hastalığa karşı koruyucu etki göstermektedir.
....Ropörtajın Devamı İçin Lütfen TIKLAYINIZ...
1 YORUM YAPILDI Etiketler: DR. TURGAY ÇINAR, GLOKOM, GÖZ TANSİYONU, HİRUDOTERAPİ, ROPÖRTAJ, TIBBI SÜLÜK
DOĞAL MASKELER
SİYAH NOKTALAR İÇİN MASKELER
MASKE (I)
Limon suyu ile yoğurdu karıştırıp gözlerinize değmeyecek şekilde yüzünüze sürün ve 15 dakika kadar bekleyin.
Limon suyu cildinizi dezenfekte eder, sivilcelerinizi kurutur ve siyah noktaların azalmasına yardımcı olurken; yoğurt ise cildinizi beseleyerek nemlendirici vazifesi görür. Aynı zamanda cildinizin yağ miktarını dengeler.
Haftada bir defa uygulayabileceğiniz bu maskenin ardından yüzünüzü ılık su ile yıkayabilirsiniz.
Ayrıca isterseniz, maskenizi çıkardıktan sonra, cildinizi içerisine papatya çiçekleri atılmış, kaynamış su buharına 5 dakika kadar tutabilirsiniz. Papatya cildinizi dinlendirir ve canlılık kazandırır..
Haftada bir defa uygulayabileceğiniz bu maskenin ardından yüzünüzü ılık su ile yıkayabilirsiniz.
Ayrıca isterseniz, maskenizi çıkardıktan sonra, cildinizi içerisine papatya çiçekleri atılmış, kaynamış su buharına 5 dakika kadar tutabilirsiniz. Papatya cildinizi dinlendirir ve canlılık kazandırır..
MASKE (2)
1 tatlı kaşığı mısır unu ve 1 tatlı kaşığı yoğurdu karıştırıp, göz çevreniz hariç cildinize uygulayın.. 15 dakika kadar sonra cildinizi yıkayın..
İsterseniz, ardından papatyalı su buharına yüzünüzü 5 dakika kadar tutabilirsiniz. Haftada bir defa uygulayabileceğiniz bu maske, siyah noktaların azalmasına yardımcı olacaktır.
KAYNAK:hanımlar.com
0 YORUM YAPILDI Etiketler: DOĞAL MASKELER, SİYAH NOKTALAR İÇİN MASKE
SAĞLIĞINI KORU
Filozofun biri Konfüçyüs’e gelerek sordu: - Efendim, ölülerin ruhuna ne faydamız olabilir? Ve Konfüçyüs ona cevap verdi: - Senin dirilere ne faydan var ki, ölülere olan faydadan söz ediyorsun? Sen önce dirilere faydalı olmayı öğren ben sana ölülere nasıl faydalı olacağını söylerim. Filozof devam etti: - O halde beni ölüm hakkında bilgilendirir misiniz? - Sen dedi Konfüçyüs, önce yaşama dair bilgiyi öğren ben sana daha sonra ölüme dair bilgiyi öğretirim.
Evrenin makro kozmos insanın ise mikro kozmos olduğunu biliyoruz. Yani insan, evren dediğimiz sonsuzluğun küçük bir özetini yansıtan, evren ağacının âdeta çekirdeği olan en bilinçli varlıktır. Evrenin su, hava, ateş ve topraktan meydana gelen elementer yapısını insanda aynen gördüğümüz gibi buna ilaveten insanda soyut ve ruhsal bir kimlik de görmekteyiz. Ve sonuçta nereden bakılırsa bakılsın insan bu hayatın bir öznesidir, nesnesi değil...
Ancak geçtiğimiz yüzyıllar insanı bu haysiyetli mevkiiden uzaklaştırmış ve bilimsel anlayış yükseldikçe dünyamız insancıllıktan çıkmıştır. Bugün artık 'doğal'la ilgisi kalmadığı ve doğal olgulara karşı duygusal bilinçaltı kimliğini yitirdiği için insan kendisini evrende yalıtılmış hissetmekte ve bunun büyük bir yalnızlığını yaşamaktadır. Doğal olguların simgesel anlamları yavaş yavaş bizlere unutturulmuştur. Artık nehrin ruhu yoktur ve ağaç insanın yaşam özünü taşımamaktadır. Taşlardan, bitkilerden, hayvanlardan insanlara seslenen deyişler gelmemekte ve insan da kendisini duyamayacakları inancıyla onlarla konuşmamaktadır. Kısacası doğa ile ilişki yok olmuş ve bu simgesel ilişkinin sağladığı derin duygusal enerji de bunlarla birlikte kaybolmuştur.
Sonuçta nereye mi gelinmiştir? Stres çağı, patlayan cinayet ve boşanma oranları, savaşlar, depresyonlar ve her kırk saniyede bir intihar eden insan manzarası... Bu gözyaşı istasyonuna geliş macerasını geçmişe bakarak daha ayrıntılı izah edebiliriz: Bilindiği gibi Antik Yunan maddenin en küçük birimi olarak atomu kabul ediyor ancak atomun parçalanabileceği gerçeğini bilmiyordu. Kökeni Greko-Latin Medeniyeti olan Batı Felsefesi de teoriği ve pratiği ile maddeyi temel alan bu düşünce sistemi üzerine yükseldi. Buna ilave olarak insanın kurdunun yine insan olduğu dayatmasıyla tepemizdeki ozonu deldi, denizleri kirletti, havadaki karbondioksit miktarını arttırdı. Yeryüzünü savaşlara bulayarak insanlığı altta kalanın canının çıktığı bir orman ahlakına iterek, onu kendi kaderiyle baş başa bıraktı.
Aslında 1920’lerde Einstein ve Max Planck ile başlayan bilimsel süreç atomu parçalamıştı. Maddenin yoğunlaşmış bir enerji olduğu ortaya çıkmış, her şeyin temelinin foton ve kuantlardan ibaret bir elektromanyetik dalga olduğu anlaşılmıştı ve Greko-Latin Medeniyetinin temel felsefesi böylece yıkılmıştı. Ancak daha sonra teknolojik ilerleme göz boyamacılığı ile bu gerçekler gözlerden kaçırılmışken bilhassa 90’lardan sonra bu gerçeklerin sayfaları aralanmaya başlandı. Özellikle teorik fizik, ak-kara delik gerçeği ve uzay araştırmaları ile evrenin enerji formatı reddedilemeyecek şekilde yeniden hatırlandı. Ve birden insanoğlu aslında az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş ve karşılaştığı hakikatlerin 3000-5000 yıl önce Konfüçyüsler, Taolar, Budalar, Brahmalar, Upanishadlar, Kutsal Kitaplar, Eski Mısır, Aztek, İnka, Maya kültürleri ve İslam kültürü içinde de zaten yer alan bilgiler olduğunun hayretle farkına vardı.
İşte böylece her şey aslına geri döner prensibince insanoğlu bir dairesel döngü ile tekrar başa döndü... Bu yüzden günümüzde meditasyon, reiki enerjisi, ayurveda, yoga, qi-gong ve benzeri bioenerji konuları insanların en çok merak ettiği konular haline gelmiş oldu. Artık Newton Fiziği yerini Kuantum Fiziğine, Aristo’nun düz mantığı yerini diyalektik mantığa, madde ise yerini enerjiye bıraktı.
İşte 21. asrın en büyük öğretisi de budur: Diyalektik Mantığa Geçiş... Bizler bugün hangi renk, hangi ırk, hangi dilden olursak olalım insanlık ortak paydası altında evrenin bir egemeni olarak değil, evrenin bütün varlıkları içinde ama onlarla uyum halinde varolan kozmik bir beraberlik içinde olduğumuzu yeniden hatırlamaya başladık. Temennimiz, bu kozmik beraberliğin yaratılış hiyerarşisine uygun bir biçimde şekillenerek insanlığın yeşeren bir umudu haline dönüşmesi ve bu farkındalığı farketmiş olanların da, karanlıklardan bunalan insanlara bir mum yakarak etraflarını aydınlatma çabası içine girmeleridir.
Metin: Uzm. Dr. Suat ARUSAN
0 YORUM YAPILDI Etiketler: DİALEKTİK MANTIK, SAĞLIĞINI KORU
ANTİROMATİZMAL İLAÇ KULLANIMI İKTİDARSIZLIK NEDENİ Mİ?
Journal of Urology dergisinin Mayıs sayısındaki rapora göre, kullanım nedenine bağlı olmaksızın, alınan tüm antiromatizmal - antienflamatuar ilaçlar orta - ileri yaş grubu erkeklerde iktidarsızlığa neden oluyor. Finlandiya Tampere Üniversitesi'nden Dr. R. Shiri ve ekibi tarafından yürütülen araştırmanın sonuçlarına göre daha önce romatizmal hastalıklara bağlı ağrıların neden olduğu sanılan iktidarsızlığın aslında kullanılan antiromatizmal ilaçlardan kaynaklandığı tespit edildi.
50-70 yaş arası 1126 erkek üzerinde 1994 yılında yapılan anketlere göre herhangi bir iktidarsızlık sorunu olmayan erkeklerin 5 yıl sonra tekrarlanan anketlerinde bu süre içinde düzenli antiromatizmal ilaç kullanmak zorunda olanların binde 97'sinde iktidarsızlık sorunu olduğu, kullanmayanlarda ise bu oranın binde 35 oranında kaldığı tespit edildi.
Antiromatizmal ilaç kullanan grubun istatistiklerine göre iktidarsızlık gelişimi teşhise bağlı değildi. Sonuç itibariyle antiromatizmal ilaç kullananlarda, kullanmayanlara göre iktidarsızlık gelişme riski iki kat (%200) artmıştır. Romatizmal bir hastalığı olduğu halde antiromatizmal ilaç almayanlarda ise bu risk sadece %30'dur.
Kaynak: Reuters Health Information
CİNAYETE SÜRÜKLEYEN İLAÇ !
Antidepresan ilaçların üzerine "Çocuklarda intihar eğilimi yaratabilir" ibaresini koyduran Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi, şimdi de Efexor'un hastayı cinayet işlemeye sevk edebileceğini açıkladı. 2001'de 5 çocuğunu küvette boğarak öldüren kadın da bu ilacı kullanıyordu. ABD'nin en büyük ilaç firmalarından biri olan Wyeth, ürettiği Efexor adlı antidepresanın nadir de olsa hastalarda cinayet eğilimi yarattığını tespit etmesine rağmen bu bulguyu kamuoyuyla paylaşmamakla suçlandı.
2005'te dünya çapında 3.46 milyar dolarlık satış yapan ilacın bu yan etkisinin geçen yıl firma tarafından fark edilerek ilaçla ilgili iç raporlara dahil edildiği ancak bunun firma dışındaki çevrelere iletilmediği bildirildi. Efexor'un 'cinayet eğilimi yaratabileceği' şeklindeki yan etkisi, başka bir bağımsız ilaç kontrol kurumunca 2 hafta önce tesadüfen fark edildi.
Efexor'la ilgili yeni bulgular, 2001 yılında 5 çocuğunu su dolu küvette boğarak öldüren Andrea Yates'in (42) davasıyla tekrar gündeme geldi. Wyeth, ilaçla ilgili bu yan etkinin kanıtlanmış olmadığını vurgulasa da, Yates'in çocuklarını öldürmeden birkaç ay önce ilacı kullanmaya başladığı vurgulandı. İdamla yargılanan, ancak cezası 'ağır depresyon' nedeniyle ömür boyu hapse çevrilen Yates, "Banyo yapacağız" diyerek çocuklarını tek tek banyoya götürüp, küvette boğmuştu. Öldürmeye 6 aylık Mary ile başlayan Yates, daha sonra 2 yaşındaki Luke, 3 yaşındaki Paul ve 5 yaşındaki John'u boğmuş; 7 yaşındaki Noah ise "Anne yapma" diye bağırarak kaçmaya başlamıştı, Cinnet getiren Yates, onu da öldürmüştü. Cinayetlerden 1 ay önce Efexor dozajını iki kat artıran Yates'in avukatı, şimdi Wyeth'in, tüketicileri bu konuda uyarması gerektiğini belirtiyor. 2 hafta önce tekrar yargılanmaya başlanan Yates'in davasına yeni bulgunun etki edip etmeyeceği ise bilinmiyor. Bu ilacın binde 1 oranında cinayet eğilimine yol açabileceğini ifade eden Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi (FDA), benzer bir olayda, sonradan ortaya çıkan bulgulara dayanarak, bütün antidepresan ilaçların kutusuna "Gençlerde ve çocuklarda intihar eğilimi yaratabilir" ibaresi koyulmasına hükmetti. Şimdi benzer bir önlemin Efexor için alınacağı duyuruldu.
Kaynak: Vatan
BU İLACA DİKKAT EDİN !
Amerikan Gıda ve İlaç Dairesi FDA, kendi grubundaki diğer ilaçlara göre "çok daha toksik" olduğu ve karaciğer yetmezliğine yol açtığı gerekçesiyle "Ketek" adlı antibiyotiğin "acilen yasaklanmasını" ve piyasadan toplatılmasını istedi. "Ketek"in satış ve tüketiminin ise Türkiye’de "patladığı" ortaya çıktı. Ketek’in hekimlerce hastalara yazılmasındaki bazı kısıtlamaların kaldırıldığı 2005 yılından itibaren, sadece SSK’daki satışın "astronomik" ölçüde arttığı resmi verilerde görüldü. CHP Ordu Milletvekili Sami Gündoğdu’nun soru önergesini yanıtlayan Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Murat Başesgioğlu’nun verdiği bilgiye göre, Aventis firmasına ait "Ketek" adlı antibiyotiğin SSK’ya satış miktarı 2004’te 28.060 kutu iken, 2005’te tam 17 kat artışla 485.000 kutuya ulaştı.
Maliyeti de 2004’e göre 2005’te 23 kat artarak 978.000 YTL’den 22.500.000 YTL’ye yükseldi. 2006 yılında bu rakamların daha da artması bekleniyor. Tıp Kurumu Başkanı Dr. Mehmet Altınok ve Dr. Ali Rıza Üçer, bir raporla durumu öngördüklerini belirterek şunları dile getirdiler: "2005’ten önce Ketek’i yalnızca enfeksiyon, göğüs ve KBB uzmanları yazabiliyordu. SSK’da 2005’teki düzenlemeyle Ketek’in de arasında olduğu 6 kalem ilacı pratisyen hekimler de dahil tüm doktorlar yazmaya başladılar. FDA’nın sakıncalı bulduğu Ketek’in sadece SSK’ya bir yılda maliyeti 23 kat artarak 22.500.000 YTL’ye ulaştı. Türkiye 2005’te ilaca 9-10 milyar dolar para ödedi. Bu savunma harcamalarımıza denk bir harcama."
Kaynak: Hürriyet
0 YORUM YAPILDI Etiketler: BU İLACA DİKKAT EDİN, KETEK
ÖMRÜ UZATAN 7 GIDA
Amerikan Kanser Araştırmaları Enstitüsü (AICR), vücudu kanser, kalp krizi, Alzheimer ve diyabet gibi ciddi rahatsızlıklara karşı koruyan besinlerin listesini açıkladı.
Kalbi koruyor BADEM: Her gün, bir çay fincanın yarısını dolduracak miktarda, yani 30 gram badem yemeyi ihmal etmeyin. Omega-3 asitli yağları açısından oldukça zengin bir besin olan badem, kandaki kötü kolesterol (LDL) oranını yüzde 4.4 oranında düşürüyor. Badem böylece damar tıkanıklıklarını önleyerek, dolaşım sisteminin düzenli olarak çalışmasını sağlıyor; kalbi koruyor.
Diyabeti Önlüyor KAHVE: Diyabete karşı vücudu koruyor. Kahvede bulunan kafein maddesi, diyabete yakalanma riskini yüzde 35 azaltıyor. Ayrıca ağrı kesici özelliği de bulunuyor. Ancak kahveyi mutlaka kalsiyum deposu olan sütle için. Böylece kafeinin kemikleri zayıflatmasını engellemiş olursunuz.
Sinirleri rahatlatıyor TARÇIN: Her yemekten sonra içinde bir miktar tarçın bulunan bir tatlıyemeyi unutmayın. Tatlı yemek istemiyorsanız, küçük bir çay kaşığı dolusu tarçını doğrudan suya ekleyerek içebilirsiniz. Tarçın kan şekerini düzenliyor, ayrıca sinir sistemini rahatlatıyor. Öte yandanköri baharatının içinde bulunan Tumerik adlı maddenin eklem iltihabını ve romatizmayı önlediğini unutmayın.
Patatesi haşlayın PATATES: Antioksidanlar yönünden çok zengin. Amerikan Tarım Dairesi'ne göre en yararlı 100 besinler arasında 17. sırada yer alıyor. Akciğer kanseri, diyabet ve kalp krizine karşı koruyor. Ancak patatesi kızartmak yerine, yağsız bir şekilde haşladıktan veya fırında pişirdikten sonra yemeyi tercih edin.
Kaslar için faydalı SEBZE ÇORBASI: Doyurucu ancak kalorisiz bir yiyecek olduğu için özellikle kilo vermek isteyenlerin bir numaralı tercihi. Ayrıca,özellikle sebze çorbası sodyum bakımından zengin. Bir kase sebze çorbasında 500 miligram sodyum bulunuyor. Sodyum, sinir sistemi ve kasların düzenli olarak çalışmasını sağlıyor. Ayrıca vücuttaki sıvı miktarının dengesini düzenliyor. Ancak günde 1500 miligramdan fazla sodyum tansiyon ve kalp rahatsızlıkları konusunda tam bir ters etki yaratıyor.
Kansere karşı birebir ZEYTİNYAĞI: Zeytinyağı kanser riskini azaltıyor. Günde 25 ml. zeytinyağı alanların idrarlarında, hücrelere zarar veren "8oxodG" adlı maddenin seviyesinin azaldığını ortaya çıkardı. Zeytinyağı kanserin yanı sıra iyi kolesterol (HDL) oranın artmasını sağlayarak kalbi koruyor, 1 çorba kaşığı zeytin yağında 120 kalori bulunuyor. Bu nedenle günde 6 çorba kaşığını geçmeyin.
Kanseri engelliyor ÇAY: Siyah veya yeşil olsun, çayın her türü kanser riskinin azaltılmasında etkili bir rol oynuyor. Çay, kadınlarda rahim kanserine yakalanma riskini yüzde 50 azaltıyor. Göğüs kanseri içinse bu oranyüzde 60'a kadar çıkıyor. Çay ayrıca Alzheimer ve kalp krizine karşı vücudu koruyor.
0 YORUM YAPILDI Etiketler: badem, çay, kahve, ÖMRÜ UZATAN 7 GIDA, sebze çorbası, tarçın, zeytinyağı
KALP SAĞLIĞI
*Un ve şekerden kaçınarak insülin direncini yenin.
* Hiçbir şekilde tatlandırıcı ve tatlandırıcı içeren 'light' hafif yiyecek ve içecek tüketmeyin.
* Katkı maddesi ilave edilmiş, paketlenmiş gıdaları yemeyin. Taş devri diyetini uygulayın.
* Bol taze sebze ve meyve yiyin
* Yeterli omega-3 alın; ayçiçeği, mısır, soya, pamuk ve margarin gibi yağları diyetinizden çıkartın. Bunların yerine zeytinyağı ve doğal hayvani yağları (tereyağı, iç yağı ve kuyruk yağı) yiyin.
* Kefir, yoğurt, turşu, sirke, nar ekşisi ve boza gibi probiyotiklerden (faydalı mikroplar) zengin gıdalarla beslenin.
* Özgür dolaşan hayvanların etini ve yumurtasını yiyin. Mümkünse manda sütü kullanın. Süt yerine süt ürünlerini (yoğurt, peynir) tercih edin.
* Günde iki diş sarımsak ve/veya 1 baş kuru soğan tüketin.
* Günde 1-2 tatlı kaşığı zerdeçal tozu tüketin
* Yeşil ve siyah çay tüketin (şekersiz!)
* Streslerden uzak durun
* İyi uyuyun.
* Çevresel toksinlerden ve sigaradan uzak durum.
* D vitamini düzeylerinizi yükseltmek için dengeli bir şekilde güneşlenin ya da D vitamini takviyesi alın.
* Yeteri derecede egzersiz yapın
* Alkol kullanmayın
* İşlenmiş soya ürünü yemeyin.
* Yemekleri geleneksel yöntemler (buğulama, buharda pişirme) ile pişirin. Turbo fırınlar da kullanılabilir.
* Hızlı pişirme yöntemleri (mikrodalga gibi) besin kayıplarına yol açar; ayrıca kanserojen ihtiva eder.
* Daha çok toprak (güveç), cam ya da kalaylı bakır kapları tercih edin. Emaye ve çelik tencere daha sonraki tercihlerdir.
* Teflon ve alüminyumu ise kesinlikle kullanmayın.
Kaynak: İTÜ Cerrahpaşa Tıp Fak/ Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları ABD Metabolizma ve Beslenme Bilim Dalı Başkanı
0 YORUM YAPILDI Etiketler: boza, kalp krizi önlemleri, KALP SAĞLIĞI, kefir, omega3, sarımsak, teflon
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)









